Kategoriler
Enler
Luzumsuzda Ara
|
| Edison ampülü icat etmedi. İlk ampül 1802 yılında icat edilmişti. Edison ampülün kullanım ömrünü uzatıp maliyetini düşürdü.
| | dendan | | Kaynak: ca6ufs | |
|
| Puanla: |
|
toplam 552 görüntülenme, 0 gönderilme |
|
| Yorum/Ek Açıklama/Tartışma | | | 1) Ediz Hun'un adının Edison'dan geldiği de akıllara kendiliğinden gelen gerçek olması olası bir düşüncedir. | | ilter 2007-07-30 | | | | 2) güzel fakat çok kısa | | birisi 2008-03-12 | | | 3) kararsızım güzel galiba
| | hultasjyhnd 2008-03-12 | | | | 4) iğrenç lan bu ne hiçbişey anlamadım ne dandik site yapıyonuz yaws doğru dürüst site mi yok off :( | | abdullah 2008-10-04 | | | | 5) milenyumun en berbat sitesi seçilir bu site guinnes rekorlar kitabına girer | | sananeulankro 2008-10-04 | | | 6) hahaha çok komiğim son 2 mesajı ben yazdım yani şu mesajlar:
4) iğrenç lan bu ne hiçbişey anlamadım ne dandik site yapıyonuz yaws doğru dürüst site mi yok off :(
abdullah 2008-10-04
5) milenyumun en berbat sitesi seçilir bu site guinnes rekorlar kitabına girer
sananeulankro 2008-10-04
| | hahahha 2008-10-04 | | | 7)
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
yazı diye buna denir krolar
| | saane 2008-10-04 | | | 8) şu sayfayı bi doldurayom :D
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek ş | | dcxvx 2008-10-04 | | | 9)
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahtarları istenildiği gibi düzgün çalışmıyordu; ya erken devreye giriyorlar ve ortalık kararıyor ya da geç devreye giriyorlar ve platin tel eriyor, ortalık yine kararıyordu. Edison’un şirketine yatırım yapanlar yavaş yavaş telaşlanmaya başlıyordu.
Edison, elektrik akımına direnci çok az olan, ışık yayabilmek için çok güçlü elektrik gerektirmeyen platin tel üzerinde bir süre daha ısrar etti. Ancak sonuçlar tatminkar değildi. Ampulde kullanılacak malzeme elektriğe çok daha dirençli olmalı, ampule gelecek 100 volt potansiyele dayanmalı, kızarmalı ve ışık vermeliydi. Platin telin çapını o günün imkanlarıyla olabildiğince azalttı, boyunu uzattı, bu arada ampulün içindeki havayı da mümkün olduğu kadar boşalttı.
İşte bu noktada Edison ve araştırma ekibi aniden platinden vazgeçip karbona döndü. Karbonu ampulde daha önce de denemişlerdi. Rakipler de karbonu 30-35 yıldır deniyorlardı ama kimse henüz olumlu bir sonuç alamamıştı. Peki ne olmuştu da Edison aniden karbon kullanımını tercih etmişti? Güya bir gece Edison yanık ampullerden çıkan karbon taneciklerini elinde ovalarken onların yuvarlak tel haline geldiğini görmüş, bu karbon tozlarından bir tel yaparak kullanabileceğini düşünmüştü. İngilizler ise hala Edison’u o tarihe göre 15 yıldır karbon tel üzerinde çalışan Joseph Swan’ın bilgilerini çalmakla itham eder.
Gerçek şu ki, birçok araştırmacı ideal ampulü yaratmak için çaba gösterdi. Edison uygulama ve ticari görüş bakımından onlardan neredeyse yarım asır ilerdeydi. O, sistemin geri kalan elemanlarını; yüksek voltaj üretecek dinamoları, ölçüm, kontrol ve emniyet ekipmanlarını, hatta cam ampulü üretebilecek özel makineleri bile aynı zamanda tasarlıyordu.
Sonuçta ampulü keşfetmenin şerefi Edison’un üstünde kaldı. Bu nedenle 21 Ekim 1879 tarihi Amerikalılar tarafından dünyada yaşama tarzının değiştiği, yepyeni bir aydınlanma çağına geçildiği bir tarih olarak kabul edildi ve bir süre sonra bu tarih ‘Edison Günü’ olarak kutlanmaya başlandı.
Giriş İçin Tıklayın
Favorilerime Ekle
Anasayfam Yap
Anasayfa
9 Şubat 2008 / Günün Bilgisi
Ampulü gerçekten Edison mu icat etti?
İcatlar ve buluşlar hakkında kesin tarihler vermek insanları daima yanılgıya sürükler. Gün, ay ve yıl vererek şu tarihte telefon icat edildi, bu tarihte radyo bulundu demek insanlarda iki türlü yanlış bilgi oluşturur. Birincisi, insanlık tarihindeki hiçbir buluş günümüzde kullandığımız şekliyle icat edilmemiştir. Örneğin ilk telefonun günümüzdeki tuşlu, ahizeli, tekrar aramalı telefonla hiçbir benzerliği yoktur. Çocukların kibrit kutularının içine iplik bağlayarak yaptıkları oyuncak telefona daha çok benzer.
İkincisi ise hiçbir buluşun, mucidinin beynine aniden bir ilham gelerek ortaya çıkmadığıdır. Bugün yaşantımızın bir parçası olan tüm buluşlar yıllar süren, onlarca araştırmacının üzerinde emek verdiği yoğun çalışmalar sonucu ortaya çıkmışlardır. Bir buluş için emek sarf edenlerin çoğu, buluşlarını laboratuar şartlarında geliştirip pratik uygulamaya sokmadığı için bilinmez ve tanınmaz. İsmi bilinenler, buluşlarını ticari hayata geçirebilenler ile erken davranıp patentini alarak resmi kayıtlarını yaptıranlardır.
Hiram Maxim, Joseph Swan, Thomas Edison ve yirmi beşe yakın bilim insanının ortak özelliği, hepsinin elektrik ampulünü icat etmiş olmasıdır. Ansiklopediler ilk ampul Edison tarafından icat edilmiştir deseler de, İngiliz Davy 1802 yılında ilk ampulü yakmayı, ilk olarak ampulle aydınlanmayı başardığında değil Edison, babası bile henüz doğmamıştı.
İngilizler hala ampulü Edison’un değil Joseph Swan’ın icat ettiğini kabul ederler. Ampulün içine karbon tel koymayı ilk Edison’un akıl ettiği iddiaları da yanlıştır. Karbon tel uygulaması bile Edison’dan tam 50 yıl öncedir. Edison’un ampulün mucidi olarak bilinmesinin nedeni ilk patenti onun almış olması da değildir. Edison’dan önce bu konuda alınmış sayısız patent vardır.
Yalnız, diğerleriyle Edison arasında küçük bir fark vardı. Diğerleri ampulü laboratuar ortamında bulmuş, denemiş ve patentlerini almışlardı. Edison ise ampulü ta başından beri yerleşim merkezlerini aydınlatacak sistemin bir parçası olarak, kabloları, dağıtım sistemleri ve kontrol elemanlarıyla birlikte tasarlamıştı. Edison sadece bir araştırmacı olarak laboratuar sınırları içinde kalmamış, buluşunun günlük yaşama uygulanabilirliğini ve ticari getirisini de aynı anda düşünebilmişti.
Aslında Edison ampulü yaratmayı kafasına koymadan çok önce meşhur olmuştu. Telefon ve telgrafın mucidi olarak kayda geçmese de bunların pratik kullanılabilirliği konusunda en önemli çalışmalar ona aittir. Sesin bir şekilde kaydedilmesi ise tamamen onun beyninden çıkmış bir buluştur. Tüm bu başarılı çalışmalar ve buluşlar nedeniyle toplum içinde özel bir yer almasından sonra Edison, 1878 yılında kafasını elektriği insanların yaşadıkları konutlara kadar getirebilmeye ve her bir evi ayrı ayrı aydınlatabilmeye taktı. Ampul yani elektrikle ışık elde etmek, onun elektrik üretme ve evlere taşıma projelerinin içinde sadece bir detaydır.
Elektrikle aydınlanmanın yolu da Edison’dan çok önceleri biliniyordu. O zamana kadar uygulanan iki yol vardı. Birincisinde, iki karbon çubuk birbirine yaklaştırılıp elektrik verilince oluşan elektrik atlamasından köreltici bir ışık elde ediliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman uçaklarını tespit etmek amacıyla, günümüzde ise diskolarda insanları etkilemek için gökyüzünü aydınlatmada kullanılan ışıldakların da çalışma prensipleri aynıdır.
1870’lerde elektrik jeneratörleri aydınlatma sağlayacak ışık şiddetini verecek kadar gelişmemişlerdi. İki karbon çubukla elde edilen kuvvetli ışık ise sadece deniz fenerlerinde kullanılabiliyordu, bu köreltici ışığın evlerde kullanılması zaten mümkün değildi.
O zamanlar elektrikle aydınlatmanın diğer yolu, çubukları akkor haline gelene kadar ısıtmaktı. Bu metot günlük hayatta biraz daha kullanılabilir gibiydi ama ısıtılan malzemenin bir süre sonra erime tehlikesi vardı. Bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar uzun yıllar bu sorunu çözmeye uğraştılar. Karbon çubuk erimiyor ama yanabiliyor, platin çubuklar ise yanmıyor ama eriyebiliyorlardı. Ayrıca platin çubukların yeterli ışık verebilmeleri için çok miktarda elektrik akımı gerekiyordu.
Araştırmacılar yıllar boyu karbonla, platinle, bu arada ampulün içindeki havayı boşaltmakla uğraştılar. Geliştirdikleri her buluş için bir patent aldılar ama buluşlarının pratik uygulamalarını göremeden ampul işinden emekli oldular. Toplum bu amansız mücadelenin sonucunu, mum ile gaz yağından kurtulmayı o kadar heyecanla bekliyordu ki ampullerin sürekli ışık verebilecekleri bir ortamın hayali içindeki gazeteler zaman zaman ümitsizliğe düşüyorlar ve bu şekilde aydınlanmanın bilimin çözemediği en büyük sır olduğunu ifade eden başlıklar atıyorlardı.
Sonunda beyaz atlı prens ortaya çıktı. Çok iyi eğitim görmüş seçme asistanlarıyla Edison, havası boşaltılmış ve içinde platin bir tel olan ampulü yeniden tasarladı. Geçmişe göre buradaki en önemli fark, elektrik anahtarıydı. Platin tel üzerindeki ısı çok artınca anahtar devreye girerek elektriği kapatıyordu. Yani aslında Edison’un tek yaptığı ampule gelen elektriği, dolayısıyla ısıyı ayarlayacak bir anahtar ilavesiydi.
1878’de Edison aydınlatma olayını çözdüğünü, gazla aydınlanmanın artık tarihe karıştığını açıkladı. Bu açıklamayla birlikte piyasadaki gaz stoklarının fiyatları tepetaklak aşağı gitti. Yatırımcılar Edison’un şirketine yatırım yapmak için yarışa başladılar. Ancak bir ufak nokta kalmıştı: Ampuller, daha doğrusu elektrik anahta |
|